genç globan'la alegorik bir yolculuga çıkmaya var mısınız?

Ağustos 28, 2011

Globan Yolu - 2



Aceleyle beyaz parlak püsküllü bir yapısı olan kapıya doğru koşuşturmaya başladı genç globan. O kapının ardında yepyeni bir dünya vardı, ve bu, genç globanın heyecanına heyecan katıyordu. Doğduğu yerden şimdi ayrılmak üzere olduğu Kara Göl’e gelene kadar yarı uykulu vaziyette yolculuk yapmıştı. Bu yüzden varlık alemiyle ilgili hatırladığı şeyler silik birer görüntüden öteye geçmiyordu. Yine de, beyaz püskülleri kendini akıntıya kaptırmış globanların etkisiyle savrulmaya devam eden kapıya doğru ilerlerken, bu kapının ötesinde gördüklerini hatırlamaya çalıştı.
Bu varlık alemine uyanması iki ucu şişkin, oldukça uzun bir tünelde gerçekleşmişti. Gözenekli ve sert bir dış koruma kalkanı olan bu tünelin iç kısmı yumuşak, yapışkan, sarı bir pelte ile doluydu. Bütün globanlar ve globanların büyük kardeşleri sitanların doğdukları yer burasıydı. Globanlar doğduklarında sitanlar gibi koca bir karınla uyanıyorlardı ve aslına bakılırsa koca karınlı oldukları bu zamanlarda kardeşleri sitanlar dahil hiç kimse onlara globan demiyordu. Gerçek bir globan olabilmek için on binlerce maden parçacığını karınlarına tıka basa doldurabilmeleri gerekiyordu. Kırmızı renkli, sayıları yüzbinleri bulan maden parçacıklarını yutabilmeleri ancak karınlarındaki büyük bir yumak ipliği kusmalarıyla mümkündü. Beyaz renkli bu yumağı kusmaları onların ileride bir daha çocuk sahibi olabilmelerini imkansız kılıyordu ama kutsal seferlerinde bütün varlık alemine yapacakları hizmet onları bir an bile tereddüt etmeden gerçek bir globan olma yolunun en zor aşamasında motive etmeye yetiyordu. İlk aşamayı başarıyla geçip ip yumağını bin bir güçlükle kusan globanların karınlarında sırtlarına doğru kocaman bir göçük oluşuyordu. Sonradan yuttukları madenler bile karınlarını eski şişkin haline getiremiyordu ve bütün ömürlerini karınları sırtlarına yapışık şekilde geçirmek zorunda kalıyorlardı. Aslına bakılırsa bu o kadar da kötü değildi. Göz alıcı parlak kırmızı derileri güzelliklerini bütün açıklığıyla ortaya koymaya yetiyordu. Bir de kolları ve bacakları yoktu ve içeriye göçük karınları ihtiyaç duydukları şeyleri taşımak için bulunmaz bir fırsat oluyordu globanlar için.
Düşüncelerinden sıyrılan genç globan arkadan ittirenlerin de yardımıyla beyaz püsküllü kapıya kolayca ulaştı ve sert, bir o kadar da tüylü kapı püsküllerinin parlak kırmızı derisine sürtünmesiyle koca bir kahkaha savuruverdi. Çevresinde kendilerini akıntıya bırakmış diğer globanların ters bakışları arasında bir daha bu püsküllere dokunmamaya dikkat ederek ilerlemeye çalıştı.
Yanına sokulan genç ama daha deneyimli bir diğer globan gülümseyerek selamladı ilk seferine çıkan acemi globanı,
“Merhaba acemi yolcu. Püsküllerle bu kadar samimi olduğuna göre ilk seferine çıkıyor olmalısın?”
Deneyimli globan tane tane konuşuyordu.
“Benim ismim ‘Orak.’”
Acemi globanın isminin olmasına şaşırdığını hissedince yüzündeki gülümseme iyice belirginleşti.
“Bir isim seçmek için ilk yedi seferi bitirmeyi bekleyemedim. Bu benim 6. seferim ve çoktan bir isim seçtim kendime. 3. seferimde yaşlı bir globan anlatmıştı.” diye hatırlamaya çalıştı Orak. Çok fazla vakitleri olmadığını bildiğinden, aklına geldiği kadarıyla anlatmaya devam etti. Karınlarındaki iplik yumağını kusmalarının kaçınılmaz bir sonucu da işte böyle güçlükle hatırlayabilmeleri oluyordu anılarını.
“Herkes orak olamaz, dedi yaşlı globan.” diye devam etti Orak. “Bin globandan ancak biri olabiliyormuş...”
Büyük bir tünelden geçiyorlardı ve genç globanın ilk kez çıktığı küçük seferin son durağı olan konaklarına varmalarına az bir zamanları kalmıştı. “Aynalar Ülkesi”ydi küçük seferin son durağı. Her büyük seferden sonra küçük sefere çıkıp Aynalar Ülkesi’nde ayna topluyordu globanlar.
Orak hikayesini daha bitirmemişti ki, Aynalar Ülkesi’nin sınırlarından içeri girdiler. Burada binlerce küçük tünel vardı ve genç globan ilerledikçe tünellerin daraldığını ve akıntının yavaşladıklarını hissetti. Bu tünellerin hepsi şeffaf perdeler dünyasına açılıyordu. Genç globan Orak’ın sadece uzaktan gelen sesini duyabildi. Farklı tünellere doğru sürüklemişti akıntı onları.
“Orak olabilen biri olursa, sonra bütün globanlara da öğretebiliyormuş nasıl orak olunduğunu.”
Sesi duyamaz oldu çok geçmeden.
Aynalar şeffaf perdelerin ötesinde, varlık aleminin yukarı kapısından tane tane yağıyordu “Aynalar Ülkesi”ne. Aynalar Ülkesi globanların karanlıkta yaşamaya alışmış bedenlerinin varlık aleminin dışındaki dünyanın ışığına en yakın oldukları yerdi. Burada globanlar iyice yavaşlıyor ve şeffaf perdelerin ardından topladıkları aynaları büyük bir özenle yutarak karınlarına hapsediyorlardı. Karınları aynalarla dolunca derilerinin kırmızısı o kadar parlak, o kadar alımlı oluyordu ki bazen globanlar Aynalar Ülkesi’nin cazibesine kendilerini kaptırıp buradan hiç ayrılmamayı hayal ediyorlardı. Fakat arkadan gelen ve aynalara aç diğer globanların ittirmesiyle bir hülyadan uyanır gibi silkinip hızlanmaya başlıyor, ardından küçük seferlerinin başlangıç noktası Kara Göl’ün hemen yanında olan diğer bir salonun yolunu tutuyorlardı, “Ak Göl”.
Ak Göl yolunda aklı yine varlık alemine doğduğu diyarlara gitti. Sarı peltenin içinde koca iplik yumağını kustuktan hemen sonra büyük kardeşleri sitanlar ve küçük kardeşleri lantillerin doğumlarını hayretler içerisinde izlemişti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder